24 Aralık 2011 Cumartesi

RALPH FIENNES İLE BULUŞMA


Şüphesiz, Londra'nın bana verdiği en güzel hediyelerden biri oldu Ralph Fiennes ı tiyatro sahnesinde izlemek ve bir de üstüne onunla tanışmak...



Hayatımda çok değerli bir yeri olan canım dostum Sofi ile gezdiğimiz güzel bir Londra gününde, aniden Ralph Fiennes ın fotoğrafının olduğu 'The Tempest' oyunun afişiyle karşı karşıya kaldık. Tabii Londra'da geçireceğimiz bolca zamanın farkında olarak, birbirimize ışıldayan gözlerle baktık ve hemen oyunun sahnelendiği dünyaca ünlü "The Theatre Royal Haymarket" in yolunu tuttuk.


Oyuna iyi bir yerden bilet bulmak kolay değildi tabii ki. Ralph Fiennes ı dünya gözüyle görecek olmakla yetinmeyip, önlerden izlemeye karar verdik. Ve bu uğurda ertesi günü, soğuk bir Londra gününde sabahın yedisinde uyanıp bilet almak için yola düştük. Bu hevesimiz ve azmimiz karşılığında en güzel yerden bilet almayı başardık.


Oyun saati yaklaştığında artan heyecanımızı, tiyatronun önünde birkaç fotoğraf çekerek dindirmeye çalıştık. Bu heyecanın bir sebebi de; "The Theatre Royal Haymarket" gibi önemli ve görkemli bir tiyatroda, Shakespeare oyunu izleyecek olmaktı.


Ve oyun başladığında, sahneye ilk çıkan kişi Ralph Fiennes oldu. Özellikle "The English Patient" ve " Bernard and Doris " filmleriyle kendisine hayran bırakan aktörün canlı canlı karşımda durması harikaydı. Son derece görkemli bir sahnede, Ralph Fiennes ile birlikte pek çok değerli oyuncunun yer aldığı bir Shakespeare oyunu izlemek benim için unutulmaz bir deneyim oldu. Oyun bittiğinde ise; Sofi ile hemen oyuncuların çıkış kapısına gittik. Oyuncular çıkmaya başlamadan önce bir görevli çıkıp Ralph Fiennes 'ın oyun programını ya da bileti imzalayabilmek için kalemiyle çıkacağını söyledi. Ve Ralph Fiennes ın tek tek herkesle birlikte fotoğraf çektiremeyeceğini söyledi. Daha sonra tek tek oyuncular çıkmaya başladı ve sıra Ralph Fiennes a geldiğinde kısa süreli bir donup kalma hali yaşadık. Gerçekten çok etkileyici birisi. Bir dünya starı olduğu halde gösterdiği tevazu çok dikkat çekiciydi. Onunla tanışıp kısa bir sohbet etmek ve birlikte fotoğraf çektirmek ise, sadece Sofi ve bana kısmet oldu. Kısacası hayatımız boyunca unutmayacağımız bir ana imza attık...


Teşekkürler Londra...
Çağlar Yerlikaya
Londra

Eylül 2011

18 Eylül 2011 Pazar

LONDRA









Yaklaşık 2,5 aydır Londra'da olduğum için blogumu fazlasıyla ihmal ettiğimin farkındayım. Yazmadıklarımı fotoğraflarla telafi etmeye çalışacağım...

Londra harika bir şehir... Buraya geldiğimden beri en çok hissettiğim duygu; ÖZGÜRLÜK! "Özgürlük" kelimesi, bu şehirde sözlükteki karşılığını buluyor kesinlikle. Herkesin 'kendisi' gibi olabildiği ve kimsenin kimseye müdahale etmediği bir yaşam alanı yaratılmış burada. Bu kadar farklı milletten, dinden ve dilden insanın birarada huzurla yaşamayı başarması; benim için burayı en şaşırtıcı kılan şeylerin başında geliyor.

'Eşcinsel' kelimesini söylerken bile suratında ekşi bir ifade oluşan insanların çoğunlukta olduğu bir ülkeden sonra, sokakta iki erkeğin rahatça el ele gezebildiği, iki kadının otobüs durağında özgürce öpüşebildiği bir ülkeye tanık olmanın mutluluğunu tarif edemem. Tabii bu mutluluk, Türkiye'de LGBTT bireylere yönelik yapan ayrımcılığı düşündükçe yerini derin bir hüzne bırakıyor. Aynı takvim yılında, iki ülke arasındaki farkın bu kadar büyük olması insana çok tuhaf geliyor. Acaba 200 yıl sonrasına ışınlanmış olabilir miyim???


Çağlar Yerlikaya


Eylül 2011


Londra

7 Ağustos 2011 Pazar

AMY WINEHOUSE ’A EVİNDE VEDA




Son dönemde çıkan en büyük star Amy Winehouse’un ölüm haberini, Londra’da güneşli bir günün tadını çıkarttığım sırada aldım. Güçlü sesi ve değişik tarzıyla olduğu kadar alkol ve uyuşturucu sorunlarıyla da sık sık gündeme gelen ve geçtiğimiz ay Belgrad’da verdiği olaylı konserin ardından Avrupa turnesini iptal ettiren ünlü şarkıcının evinde ölü bulunması benim için de bir sürpriz olmadı şüphesiz. Herkes gibi bir süredir Winehouse’un son noktasını dün koyduğu gidişinin seyircilerinden birisi olmak, yirmi yedi yaşında olağanüstü bir yeteneğin hayata veda etmesi kadar derinden sarstı beni. Umay Umay’ın dediği gibi; ben de en azından bir süre daha Amy’nin inadına inadına şarkı söyleyeceğini sanmıştım.

Londra’da olmamı fırsat bilerek, bugün Amy Winehouse’un hayatını kaybettiği Camden Square’daki evine gittim. Camden’a ilk kez gidiyor olmam ve evin adresini bilmemem hiç sorun olmadı. Çünkü otobüsten indiğim an önüme çıkan kime Amy Winehouse’un evini sorsam, bana sanki kendi evleriymiş gibi hemen tarif ettiler. Evin olduğu sokağa girdiğim an duyduğum heyecan, gördüğüm kalabalık karşısında daha da arttı. İlk olarak gözüme çarpan şey; Winehouse’un evinin olduğu sokağın köşesindeki “Camden” tabelası oldu. Her gelen hayranı, Amy Winehouse için birşey bırakıyordu. Tabelanın hemen altındaki Amy Winehouse fotoğrafının etrafı çiçekler, mektuplar, mumlar, içki şişeleri, bira kutuları, kadehler ve sigara paketleri ile doluydu. Özellikle üzerinde “smoking kills” yazan sigara paketi dikkat çekiciydi.

Sanatçının evinin etrafı , polis tarafından çekilen şeritlerle kapatılmıştı. Önünde güvenlik görevlileri ve bir tane siyah jeep olan eve gidip gelen kimse yoktu. Sanatçının evinin tam karşısındaki ağacın çevresi; yine hayranları tarafından çiçekler, mumlar, mektuplar ve sanatçıya ait fotoğraflarla süslenmişti. Evin çevresinde şarkıcının pek çok hayranı, gazeteciler, kameramanlar ve televizyon muhabirleri hazır bulunuyordu. Sanatçının bazı hayranları kucağında çocuklarıyla, bazıları köpekleriyle gelmişti.Herkes oldukça üzgündü. Beni en çok şaşırtan şey; ortama hakim olan sessizlikti. Kimi arkadaşına sarılıp ağlıyordu, kimisi ellerindeki kağıtlara “ kelimelerinle ruhumuzu dokundun”, “sonraki hayatında başarılar”, “seni çok seviyoruz” gibi cümleler yazıp bırakıyordu. Konuştuğum kişiler Winehouse’un sağlık durumunu bildikleri halde, haberi duyduklarında şoke olduklarını söylediler. Orada bulunan insanların çoğu, sanki Amy Winehouse çıkacakmış gibi gözünü kırpmadan evin kapısına bakıyorlardı. Bazı gazeteciler de, sanatçının komşularıyla röportaj yaptılar. Daha sonra St. Paul’s Kilisesi’nden bir din adamı gelip sanatçı için dua etti. Dua sırasında hayranları, Amy Winehouse’un resminin etrafına çiçek bırakmaya devam ettiler.

Orada olduğum süre boyuncu insanların ve bıraktıkları çiçeklerin, mektupların sayısı durmadan arttı. O atmosfer, bana bir yasın ne kadar zarif tutulabileceğini gösterip beni çok etkiledi. Gitme vaktim geldiğinde ben de, Amy’nin resminin yanına bıraktığım küçük bir notla sessizce ona veda ettim ve sonra kulaklığımı takıp onun sesiyle yoluma devam ettim…”Back To Black”
“Her şeyin burada bittiğine inanmadığım için sana ‘rahat uyu’ demek yerine ‘hiç durmadan şarkı söylemeye devam et Amy’ diyeceğim. Biz seni hep duyacağız…”



Çağlar Yerlikaya


24 July 2011

Camden Town - London




4 Temmuz 2011 Pazartesi

SEZEN AKSU 'NUN ŞAİRLERİ


Yazı : Çağlar Yerlikaya Sabah Gazetesi - Cumartesi Sabah 22.05.2011



Sezen Aksu'nun yeni albümü Öptüm'de, Cemal Süreya'nın Sayım şiiri üzerine bestelediği bir şarkı da yer alıyor. Aksu önceki albümlerinde de pek çok şairi konuk etmişti.



Nasıl oluyor da Sezen Aksu, 35 yılı aşkın süredir her kesimden, her yaştan insanın hayatına kolayca sızmayı başarabiliyor? Duygusal yolculuklarında valizine bir Sezen şarkısı koymuş olan herkes, sorunun cevabını iyi bilir. Aşktan bahsederken sosyal mevzuları es geçmeyecek, aynı albümle dinleyicileri hem düğüne hem de cenazeye götürebilecek sahici duyguların peşinde olmayı seçti. Hepimizin ortak vicdanına, aklına ve kalbine değen şarkıları şiir gibi yazdı. Yazmakla kalmayıp yaşamımızı bir sözden geçirip güzelleştiren edebiyatçıların eserleriyle, müziğini buluşturdu. Minik Serçe son olarak, önümüzdeki günlerde çıkacak yeni albümü Öptüm için şair Cemal Süreya'nın Sayım şiirini besteledi. Diskografisine baktığımızda, Sezen Aksu'ya albümlerinde Türk edebiyatının değerli şairlerinin yol arkadaşlığı ettiğini görüyoruz...

CEMAL SÜREYA - "Sayım"

Sezen Aksu bundan 20 yıl önce verdiği bir röportajda Cemal Süreya'nın "Ayışığında oturuyorduk, bileğinden öptüm seni," diye başlayan şiirini bestelemek istediğini söylemişti. Aksu'nun hayranları yıllardır heyecanla beklediği şarkıdan umudu kesiyordu ki, nihayet Minik Serçe, Cemal Süreya'nın Sayım adlı şiirini bestelediğini müjdeledi.

YILDIRIM TÜRKER - "Hiç Yara Almadan Aynadan Geçemezsin"


Yazar, şair ve çevirmen Yıldırım Türker'in şarkı sözlerine ilk kez, Sezen Aksu Söylüyor albümünün şarkısı Kış Masalı'nda rastladık. Yaz, Bitmemiş Tango, Kırık Vals, Sor Beni şarkılarında yine Sezen Aksu'nun yakın dostu olan Türker'in imzası var. Türker'in tek şiir kitabı olan Cihangir Kedileri'nde bulunan ve aynadan yara almadan geçilemeyeceğini söylediği Benim Ablam şiiri de, Şarkı Söylemek Lazım albümünde Sezen Aksu tarafından bestelendi.

GÜLTEN AKIN - "Deli Kızın Türküsü"


Gülten Akın'ın, yaşamın büyük bir oyun olduğunu anlattığı Deli Kızın Türküsü adlı şiiri kadar etkileyicidir, Sezen Aksu'nun Bülent Özdemir'le bestelediği şarkısı. Şarkıya, nüfus sayımındaki sokağa çıkma yasağını fırsat bilip bomboş İstanbul caddelerinde klip çeken Aksu, Akın'ın sözleriyle yitirmeye ve yeniden başlamaya hazır olanlara güç verir.




METİN ALTIOK - "Kavaklar"


Şair Metin Altıok'un Kavaklar şiiri, Onno Tunç bestesi ile Sezen Aksu 88 albümünde yer almıştı. Altıok'un Sivas Katliamı'nda yaşamını yitirdi. Bu acı olay üzerine Sezen Aksu, Deli Kızın Türküsü albümünde, Dua adlı şarkısını Metin Altıok başta olmak üzere bütün şairlere ithaf etti. Ne acıdır ki, şarkının bestecisi Onno Tunç'u da bir uçak kazasında kaybettik. Yani şarkının şairi de, bestecisi de artık hayatta değil.

MELİH CEVDET ANDAY - "Şinanay"


Onno Tunç'un bestelediği Melih Cevdet Anday şiiri; simitçisi, kahvecisi, Müslümanı, Yahudisiyle herkesin diline dolanmış bir Sezen Aksu şarkısı haline geldi. Şarkıdaki yandan çarklı ada vapurunda ise kiminin saçı uçtu, kimi lüküs kamarada oturdu.

MURATHAN MUNGAN - "Eskidendi, Çok Eskiden"


Türkiye'nin en üretken yazar ve şairlerinden biri olan Murathan Mungan, pek çok şarkıya söz verdi. Sezen Aksu'nun, bestelemeye çalıştığı Mungan'ın sözlerinin, Attila Özdemiroğlu'nun yaptığı beste ile uyduğunu fark etmesi üzerine, "Eskidendi, çok eskiden," diyen şarkısı ortaya çıktı.

NÂZIM HİKMET - "Tenna"


Aksu'nun müzikteki arayışının habercisi olan Deli Kızın Türküsü albümü ilk başta dinleyicileri şaşırtmış olsa da, albüm zaman içinde anlaşılıp sanatçının kariyerinin en önemli albümlerinden biri haline geldi. Nâzım Hikmet'in Tenna isimli rubaisi de Onno Tunç bestesi ve çok etkileyici bir Uzay Heparı düzenlemesiyle, bu albümde ses bulmuştu.


TURGUT UYAR - "Denge"


Türk şiirinin en önemli şairlerinden Turgut Uyar'ın Tel cambazının, tel üstündeki durumunu anlatır şiirdir adlı şiirini, Sezen Aksu Adı Bende Saklı albümünde Aykut Gürel ile birlikte besteledi. Şair, kimseye bulaşmadan yaşamaya çalıştığı ve herkese iyi niyetle gülümsediği bu şiirde "Benim dengemi bozmayınız," ricasında bulunur. Sözlere aynı hassasiyetle yaklaşan Sezen Aksu da, şarkının sonunu aslına uygun olarak şiir gibi okur. Bir dönem konserlerinde söylerken 'dumanı da caba' diyerek Aksu'nun sigarasını yaktığı şarkı, hayatı kendine göre yaşayanların başucu şarkısı.

KEMAL BURKAY - "Gülümse"


Şair ve yazar Kemal Burkay'ın Gülümse adlı şiiri, Sezen Aksu'nun satış rekorları kıran albümüne adını veren şarkısı oldu. Burkay'ın yalnızlık duygusunu anlattığı "Bir kedim bile yok," dizesi, dinleyicilerin içine işlemiş olmalı ki, bu şarkının üzerine pek çok hayranı sanatçıya kedi hediye etmişti. Şarkı, yıllardır Aksu'nun konserlerinde hep bir ağızdan söyleniyor.

ÜMİT YAŞAR OĞUZCAN - "Bir Türlü Karşıma Çıkmadın Namus"


Ümit Yaşar Oğuzcan'ın mizahi bir şekilde kaleme aldığı namus kavramı, Arto Tunç'un hareketli bestesiyle oldukça esprili bir şarkı olarak, Aksu'nun Gülümse albümünde karşımıza çıktı. Yıllardır aradığı halde karşısına çıkmayan ve zengin, fakir kimseyi takmayan namusu tiye alan şarkının klibinde Sezen Aksu, bir hayat kadınını canlandırmıştı.

YUNUS EMRE - "La İlahe İllallah"


Işık Doğudan Yükselir albümünün bir önemli ismi de Yunus Emre. Emre'nin La İlahe İllallah adlı eserini besteleyip seslendiren Sezen Aksu, böylece diskografisine çok farklı bir şarkı katmış oldu.

SABAHATTİN ALİ - "Çocuklar Gibi"


Minik Serçe, Sen Ağlama albümünde, Ali Kocatepe'nin bestelediği iki Sabahattin Ali şiirini seslendirdi. Bunlardan ilki; sevişen yaramaz çocuklar gibi aşkını anlatan Çocuklar Gibi şarkısı. Diğeri de şehirlerden ve insanlardan uzak olanların şarkısı Dağlar Dağlar. Sabahattin Ali'nin her iki şiiri de, unutulmaz Sezen Aksu şarkıları arasındadır.

MEVLANA - "Şimdi Yeni Şeyler Söylemek Lazım"


Sezen Aksu'nun, Anadolu mozaiğini yansıttığı Işık Doğudan Yükselir albümünde yer verdiği en önemli isimlerin başında Mevlana Celaleddin Rumi geliyor. Mevlana'nın dünü geride bırakıp yeniye açılmanın önemini anlattığı Yeniliğe Doğru eseri, Arto Tunç bestesi ile dinleyenlere huzur veren bir Sezen Aksu şarkısı haline geldi.



Çağlar Yerlikaya



Mayıs 2011



Beyoğlu - İstanbul


18 Haziran 2011 Cumartesi

BİRAZ KENDİMİ ANLATTIM


Röportaj: İbrahim Altay Sabah Gazetesi - Cumartesi Sabah 23.04.2011

Sevdiği işi yapmak için bankadaki işinden istifa edip gazetecilik ve yazarlığa başlayan Çağlar Yerlikaya ile Fişini Sen mi Çektin Rüyalarımın adlı son kitabı ve hayatı hakkında konuştuk

Çağlar Yerlikaya, çevremizde görmeye alışık olmadığımız insanlardan. Rüyalarının peşinden koşuyor. Yok olmaya yüz tuttuğunu sandığımız değerlerin ölümsüzlüğünü savunuyor. İlginç bir yaşam öyküsü var. 1983 yılında Almanya'nın Hamburg kentinde doğmuş. Annesi milli eskrimci. Bir yıl sonra Türkiye'ye dönüp İzmir'e yerleşmişler. Küçük yaşlarından itibaren müzik ve edebiyata ilgi duyan Yerlikaya, sıra yüksek öğrenime gelince İktisat Fakültesi'nde buluvermiş kendini. Mecburen okumuş. Hatta okulu bitirip bir bankada çalışmaya bile başlamış. Fakat ona da ancak beş yıl dayanabilmiş. Sevdiği işi yapmak üzere bankacılığı bırakmış. İki yıldır SABAH Gazetesi'nin haftasonu ve kitap eklerinde yazılar yazıyor, röportajlar yapıyor. Yerlikaya aynı zamanda bir oyun, deneme ve şarkı sözü yazarı. İkinci kitabı Fişini Sen mi Çektin Rüyalarımın geçtiğimiz günlerde raflardaki yerini aldı.

Okuma yazmaya ilginiz nasıl başladı? Zorunlu ilköğretim eğitimini kastetmiyorum...

Çok küçük yaştan itibaren dinlediğim Sezen Aksu ile başladı diyebilirim. Onun gerek kendi yazdığı, gerek Aysel Gürel’in yazdığı şarkı sözlerindeki farklılık çok dikkatimi çekerdi.Zaman içinde bu beğeni, ciddi bir hayranlığına dönüştü. Onunla ilgili her türlü belgeyi toplamaya başladım. Hatta bu yüzden çocukluğumun çoğu sahaflarda geçti. Sezen Aksu’yla ilgili çok büyük bir arşive sahibim.

Peki, bunca hayranlığın ardından Sezen Aksu'yla tanışma fırsatı buldunuz mu?

13 yaşındayken bir gün, o arşivin bir kısmını alıp Sezen Aksu’nun İzmir’de yaşayan anne ve babasının evine gitmiştim. Şansıma, Sezen Aksu da oradaydı. O kadar heyecanlanmıştım ki, kendime geleyim diye Sezen Aksu bana kolonya vermişti. Arşivi görünce, Aksu’nun ‘oğlum sen delirdin mi’ dediğini hatırlıyorum. Yıllar sonra İstanbul’da, Deniz Türkali’nin sürprizi ile tekrar görüşme fırsatım oldu.

Sezen Aksu'ya duyduğun hayranlık senin sanatçı yönünü nasıl etkilemiş olabilir?

Hayatla ilgili bir durumu ya da yaşanan bir duyguyu sözcüklerle ifade etmenin ne kadar güzel olduğunu fark ettim. Onun sayesinde daha okuma yazma bilmeden, Metin Altıok gibi bir şair ile tanıştım. Sonrasında şairlerin ve yazarların peşine düştüm.

Müziğe, edebiyata ilgiliydin ama eğitimin bambaşka bir oldu sanırım?

Eğitim sistemi, üniversite sınavı gibi elimde olmayan nedenlerle kendimi İktisat Fakültesi’nde okurken buldum. Sadece sınav dönemlerinde derslere çalıştığım, onun dışında hep edebiyatla, müzikle ilgilendiğim bir üniversite hayatım oldu.

Sonra da bankacılık kariyerin başladı. Nasıl bir duyguydu, seni oyalayan ve tatmin etmeyen bir işte çalışmak?

Benim için hem çok acıklı, hem de çok komik bir süreçti. Her gün istifa edeceğim anı düşünerek bir işte beş yıl çalışmak oldukça zordu. Aklım o kadar başka yerdeydi ki, kredi için görüşmeye gittiğim müşteri ziyaretinde, müşteriye kredi yerine ‘şarkı sözüyle ilgili yeni bir çalışmamız var’ dediğim bile oldu. Ama bankadaki işimi, hayallerime gidecek yolda bir araç olarak düşündüm ve ayrılmak için doğru zamanı bekledim.

Almanya'da geçirdiğin bir yılı saymazsak sen bir İzmirlisin. İstanbul'a taşınmak da nereden çıktı?

İstanbul’a ilk geldiğim zaman kendimi buraya ait hissettim. Yapbozun esas parçasının İstanbul olduğunu anladım. Hayatımın sonuna kadar burada yaşamalıyım, burada aşık olmalıyım ve burada yazmalıyım diye düşündüm.



Zorlanmadın mı İstanbul'a alışmakta?

Hiç zorlanmadım. Bunda tabii en büyük pay; İstanbul’a geldikten kısa bir süre sonra çok yakın olup uzun bir süre aynı evi paylaştığımız Zeynep Casalini’ye ait. Zeynep’in hayatımdaki yeri çok önemlidir. Bende çok emeği olan bir diğer kişi de Deniz Türkali’dir.

Zeynep Casalini'yle olan ilişkiniz nasıl bir ilişkiydi?


Tam bir anne oğul ilişkisi. Zeynep beni herkese ‘ne zaman doğurduğumu hatırlamadığım oğlum’ diye tanıştırır.

İstanbul’a taşınıyorsunuz. Müzik ve edebiyat çevrelerine giriyorsunuz. İlk kitabınızı da bu dönemde yayınlıyorsunuz sanırım.

İstanbul’a taşındıktan sonra çalışmalarını yıllardır takip ettiğim, çok saygı duyduğum pek çok sanatçı, yazar ile sohbet etme ve arkadaş olma fırsatım oldu. Çoğunluğu Cihangir sakini olan bu kişiler, düşünce yapıları ile beni, hayatta yalnız olmadığıma inandırmaları bakımından ayrı bir önem taşıyor. İlk kitabım Sevişen Çocuklar Matinesi de, İstanbul’a taşındıktan kısa bir süre sonra yayımlandı.

Unutmadan, bankada çalışmaya devam değil mi? Bölünmüş bir kişilik sorunuyla karşılaşmadınız mı?

Evet, o sırada hala bankada çalışmaya devam ediyordum ve bölünmüş haldeydim. Mesaim biter bitmez daha bankadan çıkmadan kravatımı çıkarıp küpemi takardım. İşten sonraki halim, kabine girip değişen Clark Kent gibiydi. Gece geç saatlere kadar yazardım ya da bir konserde olurdum ve sabah erkenden kalkıp kendimi yeniden bankada bulurdum.

Nihayet bankadan ayrılıyorsunuz. Sabah Gazetesi'nin eklerinde yazmaya başlıyorsunuz. Her şeye rağmen bir boşluk oluşmadı mı hayatınızda?

Bankadan ayrılmak benim için mutlu bir sondu. Sabah Gazetesi gibi önemli bir yerde yazmaya başlamak da, çok mutlu bir başlangıç oldu. Sadece zaman açısından bir boşluk oluştu, onu da sanatla doldurdum.

İkinci kitabınız da bu sürecin ürünü. Adını nasıl koydunuz?

Adını bulmakta zorlanıyordum, ta ki Umay Umay kapak fotoğraflarını çekene kadar. Umay beni çok iyi tanıdığından, yaşadıklarımı ve yazdıklarımı özetleyen bir fotoğraf çekti. Umay çok yakın dostum olmasının yanında, sanatta benim için bir haritadır. İlk kitabımı da ona ithaf etmiştim.

Umay Umay'ın yazarlığını ve müzisyenliğini biliyorduk ama aynı zamanda fotoğrafçılığı da mı var?

Umay, son dört yıldır çok profesyonel bir şekilde fotoğraf çekiyor. Fotoğraf sanatında da ezber bozdu, şiir gibi fotoğraflar çekiyor. Geçtiğimiz yıl Amerika ve Rusya’daki sanat dergileri, çektiği fotoğrafları kapak yaptı. Fransa’daki önemli bir fotoğraf sergisine de davet edildi.


Kitaba dönecek olursak, şiirle düzyazı arasında farklı bir üslubunuz var.

Kitabım, bağımsız gibi gözüken ama birbirine bağlı şiirsel düz yazılardan oluşuyor. Her sayfa, bir hikayenin özeti gibi aslında.

İnsanlara ne anlatıyor Fişini Sen mi Çektin Rüyalarımın?

Aşk ve yalnızlık arasında olup bitenleri kimi zaman bir mektup gibi yazdım, kimi zaman da bir rüya gibi anlattım.

Ne olup bitiyor aşk ve yalnızlık arasında?


Olup bitenlerden bir film değil, bir film festivali çıkar. Aşık olan her insan dram, komedi, psikoloji, savaş, hatta bilimkurgu türünde pek çok filmin içinde bulur kendisini. Yalnızlık ise, fişlerin çekildiği zamandır.

İçerisinde yaşadığımız günlerde aşk'tan söz etmek biraz demode olmuyor mu? Kitabınızın biraz da protest bir yanı var sanırım?

Maalesef son zamanlarda, aşkın sahte ve modası geçmiş birşey olduğuna dair laflar ediliyor. Aşk bir giyim tarzı değil ki, modası geçsin. Bu tarz lafları özellikle genç insanlar söylediğinde daha çok şaşırıyorum. Umarım en kısa zamanda onlara kalp masajı yapan birileri çıkar ve hayata dönerler.

Bundan sonra ne hakkında yazmayı düşünüyorsunuz?

Yeni kitapta, birbirinden çok farklı olan insanların öykülerini yazmak istiyorum.

Neden öykü ve kimlerin öyküsü?

Umay başta olmak üzere kitabı okuyan pek çok kişi, okurken görüntüler oluşturan bir anlatım tarzım olduğunu söyledi. Bu da bana yazmam gerektiği konusunda ciddi bir işaret oldu. Hayatla ilgili dertlerim, bu öykülerin konuları olacak.

Sadece deneme ve öykü yazmıyorsunuz. Şarkı sözünden tiyatro oyunlarına geniş bir yelpazede çalışmalarınız var...

Önümüzdeki sonbaharda Günce Koral ve kontrtenor Harun Ateş’in albümlerinde yer alacak şarkı sözlerim var. Beni heyecanlandıran bir başka proje de, Deniz Türkali için yazmaya başladığımız tiyatro oyunu.

Aynı zamanda birçok toplumsal projede de yer alıyorsunuz?

Çok uzun süredir Kaos G&L’de gönüllü olarak yazıyorum. Her türlü ayrımcılıkla mücadele eden projeye elimden geldiğince destek vermeye çalışıyorum. Ayrımcılığın bütün dünya için en büyük tehdit olduğunu düşünüyorum.



15 Haziran 2011 Çarşamba

Seninki Kaç Santim?



Benimki kaç santim öğrendim: http://bit.ly/iYY8ax, seninki kaç santim?

Lüfer, hamsi, kalkan... kader anı 21 Haziran!: “Seninki kaç santim?” kampanyasının sonucu belli oluyor. Tarım Bakanlığı balıkların ve denizlerin geleceğine Haziran’da karar veriyor. İş işten geçmeden, balıklar tükenmeden, daha fazla ertelemeden, hemen şimdi eyleme katıl...

8 Haziran 2011 Çarşamba

MABEL MATİZ İle Röportaj



Röportaj: Çağlar Yerlikaya Sabah Gazetesi - Pazar Sabah 08.05.2010





Önce Myspace'te ünlendi. Şarkıları dillere düştü. Mabel Matiz, iki yıl boyunca kimliğini gizledi. Sonra aralık ayında Göksel'in konserinde konuktu, geçen hafta da ilk konserini verdi, Teoman'la düet yaptı. Haftaya ise albümü çıkıyor. Matiz'le diş hekimliğinden müzisyenliğe geçişini ve müzik tarzını konuştum.

Son zamanlarda, internette Mabel Matiz ismine rastlamak kaçınılmaz oldu. Twitter'dan Ekşi Sözlük'e kadar pek çok paylaşım sitesinde ondan bahsediliyor. Matiz'in, dinleyenleri derinden etkileyen şarkı sözlerinde hayatı gösteren bir ayna saklı sanki, sürekli kırıldığı halde bakmaktan kendinizi alamadığınız... Geçen hafta İKSV Salon'da verdiği ilk konserinde Teoman'la düet yapan Mabel Matiz'in ilk klibi Arafta, müzik kanallarında dönmeye başladı. Aynı zamanda diş hekimi olan Matiz, önümüzdeki hafta Esen Müzik'ten çıkacak olan ilk albümüyle müzik piyasasına hüzünlü ve etkileyici bir ses getirmeye başladı bile...

Mabel Matiz ismi nereden geliyor?



Mabel ismini, Buket Uzuner'in Kumral Ada Mavi Tuna adlı romanında geçen Tuna karakterinin takma adından aldım. Mabel ismine de, yaptığım müziği ve hayata bakışımı en iyi ifade ettiğime inanarak Matiz'i ekledim. Matiz, eski Yunanca kökenli 'methiysos' (aşırı sarhoş, düşkün kimse) sözcüğünden geliyor.

Peki o zaman Fatih Karaca kim?


Mabel ve Fatih aynı kişi. 1985 yazının son gününde, Mersin Erdemli'de doğdum. Limon, portakal bahçeleri arasında, şarkılar ve türküler içinde, dünya mutlusu bir çocukluk geçirdiğimi söyleyebilirim. Çocukluk dönemimin bütün Türkçe şarkılarına âşık biri olarak, lisedeyken edindiğim ilk gitar müzik sevgimi şekillendirdi.

Müzikle bu kadar haşır neşirken, neden diş hekimliği fakültesinde okudunuz?


Lisedeyken diş hekimliğine büyük ilgi duyuyordum. Üzerine bir de senelerin İstanbul aşkı eklenince, 2003'te kendimi İ.Ü Diş Hekimliği Fakültesi'nde buldum.

Aileniz 'İstanbul'a doktor ol diye yolladık, şarkıcı değil!' diye kızmadı mı?

Başlangıçta evet. Hatta müzakereler halen sürüyor diyebilirim. Mesleğimi yapmamı elbette istiyorlar, ama ne mutlu ki müziğime de büyük destek verdiler.

Şarkıları internette paylaşmaya ne zaman karar verdiniz?

Üç yıl önce bir blog sayfam vardı, orada kendi yaptığım cover kayıtlarını paylaşıyordum. Bir Myspace sayfası açıp yavaş yavaş kendi şarkılarımı da yayınlamaya başladım.

İlk zamanlar yüzünüzü saklamıştınız.

Evet, bilinçli yaptım. İki yıl boyunca M. Fatih Öz'ün çizdiği Mabel illüstrasyonu dışında, hiçbir yerde fotoğraf ya da herhangi bir şahsi bilgi yayınlamadım. İnsanların, yüzünü görmedikleri, kim olduğunu bilmedikleri bir müzisyene ve müziğine karşı alacakları tavrı ve mesafeyi merak ediyordum.


"Teoman'a ve Göksel'e şarkı verdim"


Şarkılarınız, yalnızlık, ayrımcılık, ötekileştirme gibi duygular içeren sözcüklerle hüzünlü bir itiraz gibi...



İnançlar, fikirler, etnik kimlikler, cinsiyetler, cinsel kimlikler insan onuru ve değeri üzerinde belirleyici ya da söz sahibi bilgiler değildir, olamazlar. Bunun aksini dile getiren, uygulayan her türlü ayrımcılığın ve ötekileştirmenin elbette karşısındayım.

Albümün dikkat çeken şarkılarından biri de Birhan Keskin'in Zaman adlı şiiri...


Birhan'ın Zaman şiiriyle büyülenmiştim, şiiri ikinci okuyuşumda nakarat kısmını mırıldanmaya başladığımı anımsıyorum. Sonrasında Birhan'la bir araya geldik; büyük bir incelikle şiirini, armağan etti.

Geçen hafta verdiğiniz ilk konserinizde, Teoman'la aralık ayında da Göksel'le düet yaptınız.

Göksel ve Teoman'la, albüm kayıtlarını yakın çevremize dinletmeye başladığımız dönemde tanıştım, destek verdiler. Albümlerinde birer şarkım var.

Yaptığınız müziği nasıl tanımlarsınız?


80'ler ve 90'lar dönemindeki Türk müziğinden epey etkilenmiş biri olarak, Türk pop müziği yaptığımı iddia edebilirim. Aslında içinde rock'tan, alaturkaya birçok tür var. Ne diyeyim bilmiyorum ki. Dinleyenlere de kalmış.

Albüm hikayeniz nasıl başladı?


Yapımcım Engin Akıncı'nın Myspace sayfamdaki şarkılarıma rastlamasıyla başladı. Günlerce oradaki kayıtları dinlemiş. Diş kliniğinde nöbette olduğum bir gece, şarkılarımı bir albümde toplamak istediğinden bahseden mailini aldım. Sonrasında Alper Erinç ve Alper Gemici ile tanışmak, o stüdyoda kayda girmek rüya gibiydi.

Peki Mabel Matiz şarkılarındaki kadar hüzünlü, melankolik bir adam mıdır?


Evet, melankoliye çok yatkınım ama hep bir eğlence de söz konusudur.

NE DEDİLER?



GÖKSEL:"Bazı insanlar vardır, ilk gördüğünüz anda içiniz ısınır, tanıdık gelir. Mabel ve şarkıları bende böyle bir his uyandırdı."

NAİM DİLMENER: "Mabel Matiz, piyasa kurallarından bağımsız, alternatif bir müzik yapma ve ayakta durma biçimi getiriyor. Hiç Bob Dylan'ımız olamadı; Mabel'de ben bu ihtimali görüyorum."



Çağlar Yerlikaya



Mayıs 2011



Cihangir - İstanbul